Ye, Uyu, Otur


Çoğumuz kutsal mekanları, ibadet yerlerini, tapınakları huzurlu buluruz. Ruhun sükunete ve yaşamın özüne dokunabildiği yerler olarak görürüz oraları. Ortamın sessizliği bir yana, içinde hayatın tüm gücüyle aktığı zen manastırları bile, insana bir tür boşvermişlik ve rehavet aşılar sanki. ‘Gel. Gel ve tüm dertlerini unut. Gel ve huzuru bul. Hayatın saçma zorunluluklarını artık düşünme…’

Ben de muhtemelen bu son derce akıl çelici düşüncenin izinden giderek aldığım bir kitabı yeni bitirdim. Kaoru Nonomura’nun yazdığı Ye, Uyu, Otur, Japonya’nın en saygın Zen manastırında geçen bir yılı konu alıyor. 30 yaşındayken hayatın anlamsız koşturmacasına artık dahil olamadığını fark eden Nonomura, Tokyo’da tasarımcı olarak çalıştığı işinden ayrılıyor, ailesi ve kız arkadaşıyla vedalaşıyor, manastırın yolunu tutuyor. Ancak yazarın kendi manastır hayatını enine boyuna anlattığı bu kitapta konunun huzur ve sükunete azıcık yaklaşması 1 yıl aldığı gibi, tembellik söz konusu bile olamıyor. Hayatın zorunluluklarını saçma bulanlar, buranın kurallarını görse küçük dilini yutar. Manastıra giriş yapabilmek için bile bunu ne kadar istediğinizi bağıra bağıra dile getirmeniz gerekiyor mesela. Eğer yeterince güçlü bağıramadığınıza karar verilirse sizi tekmeleyip yardan aşağı yuvarlıyorlar. Girmek için yeterince istekliyseniz dondurucu soğukta tepeye yeniden tırmanıyor, kapıyı yeniden çalıyor, daha güçlü haykırıyorsunuz.

Şiddet, sadece kapıyla sınırlı değil, manastır hayatının her anında. Yemek kaplarınızı doğru sırayla yerleştirmediniz mi? Tokadı yiyorsunuz. Çubuklarınızı yere mi düşürdünüz? Tekmeleniyorsunuz. Size verilen bir görevi yerine getiremediniz mi? Hem tekme hem tokat var menüde. Manastır hayatı upuzun bir görevler, kurallar ve ritüeller silsilesi. Okurken siz de yazarla birlikte acımasız disiplini, soğuğun dişlerini, açlığın başdönmesini ve bedeni ele geçiren korkuyu hissediyor, utancın ve kendine eziyet etmenin belki de aynı şey olduğundan şüphelenmeye başlıyorsunuz. Öyle ya, kimse bu adamı zorla burada tutmuyor. Fakat Nonomura kararlı. Kaçanlar, vazgeçenler, hatta intihar edenler oluyor. O, dayanıyor.

Kitabın adı Ye, Uyu, Otur ama son bölüme kadar bende uyandırdığı etki dayak ye, kolaysa uyu, acılar içinde otur şeklinde oldu. Bir zen manastırının bunca acıklı bir kurum olabileceğine herhalde bu kitabı okumadan inanamazdım. Ama elbette yazar fiziksel cezaların asla cezayı verenin egosundan kaynaklanmadığını, bu sıkı disiplinin kuralların bir gereği olarak ortaya çıktığını açıklıyor. Burada herkes acıda eşit ve ortada kendinden başka suçlayabileceği kimse yok.

Belki de aydınlanma, tam da bu kabullenmenin bir sonucu olarak geliyor. Yaptıkları seçimlerin, çektikleri acıların sorumluluğunu alarak olgunlaşıyor Zen manastırı çömezleri. İyi veya kötü diye yargılamadan her duygunun içinden geçmeyi böyle öğreniyorlar. ‘Neden?’ sorusunu asla sormadan. Bilimsel bir açıklama bulma ihtiyacı hissetmeden. İçlerindeki çocukla gönül sohbetleri etmeden.

Ege

Comments are closed.